İyilik, Gösteri ve Diğerleri
Eskiden iyilik yapmanın bir namusu, bir mahremiyeti vardı; sağ elin verdiğini sol el görmezdi derlerdi. Şimdilerde ise bırakın sol eli, bütün dünya görsün, yetmedi; bir de canlı yayında "hadi siz de alkışlayın" diye bağıralım istiyoruz. İyilik, artık vicdanın bir gereği değil, sosyal medyanın en çok reyting alan "içeriği" oldu. Işıklar yanıyor, fon müziği devreye giriyor ve "insanlık" perdesi açılıyor. Sahne güzel, kostümler harika; tek sorun, oyunun kendisinin giderek bayatlaması.
Toplumdaki o ince çürümeyi hissediyor musunuz? Hani o yediğimiz yemekten, içtiğimiz çaydan aldığımız tadın bile artık bir "görüntü" olma çabası. Birine yardım eli uzatıldığında, hepimizin aklına gelen ilk şey "Acaba gerçekten mi, yoksa arkada başka bir hesap mı dönüyor?" sorusu. Güven, artık lüks bir tüketim maddesi. İnsan insana kuşkuyla bakınca, geriye ne kalıyor sanıyorsunuz? Kendi kurduğumuz, ama aslında kimseye huzur vermeyen o büyük oyun.
İşin trajikomik tarafı da burada zaten: Birbirimizin ayağına basarak ilerlediğimiz bu yolda, "Sıra bana gelene kadar ses çıkarmayayım" diye diye dilsizleştik. Herkesin bir "oyun içinde oyun" çevirdiği, herkesin bir kahramanlık tasladığı şu günlerde, samimiyet en pahalı ve en nadir bulunan malzeme haline geldi. Biz aslında kazıklanmaktan yorulduk ama "boşver" diyerek kendimizi uyuşturmayı seçtik.
Gerçek şu ki; hepimiz vitrin düzenlemekte ustalaştık ama arka bahçemiz dökülüyor. Kimin gerçekten bir derdi var, kimin derdi sadece "derdi varmış gibi görünmek", artık bunu ayırt edemiyoruz. Birbirimize olan inancımızı öyle bir harcadık ki, en saf duygulara bile şüpheyle yaklaşır olduk.
Belki de biraz duralım. Kamerayı kapatıp, o süslü cümleleri bir kenara bırakıp, sadece insan olalım. Kimse alkışlamadan, kimse görmeden, hatta kimse "aferin" demeden... Çünkü eğer bu oyunu oynamaya devam edersek, yarın öbür gün perde kapandığında, içeride kendimizden başka kimseyi bulamayacağız.
Ve inanın, o finalde hiç alkış sesi yok; sadece kendi vicdanımızın yankısı var.
Soru şu: Gerçekten bir şeyleri düzeltmeye mi çalışıyoruz, yoksa sadece yıkılışımızı en estetik açıyla izlemeye mi çalışıyoruz?