Eskiden düşmanlıkların bile bir adabı vardı. Birini sevmeyebilirdin ama en azından karşısına çıkar, yüzüne bakardın. Şimdi ise herkes arkadan iş çevirmenin, birbirini yalnızca bir “işlev” olarak görmenin peşinde. Birinin hayatında sadece işine yaradığın sürece varsın; pilin bittiğinde, yani o “ikramın” kesildiğinde, bir zamanlar çok samimi olduğunu sandığın insanların seni tanımazdan gelişine şahit oluyorsun.
İnsan ilişkileri artık adeta ticari bir takasa dönüştü. Kimse kimseyi gerçekten sevmiyor; herkes, karşısındakinden ne elde edebileceğinin hesabını yapıyor. “Bununla görüşürsem kariyerim yükselir mi?”, “Bununla bir fotoğraf paylaşırsam bana faydası olur mu?” İşte çoğu ilişkinin temelinde yatan düşünce bu. Ruhunu vitrin camına dayamış, içerideki küflü yalnızlığını dışarıdan parlayan bir görüntüyle örtmeye çalışan insanlar… Kimsenin kimseyle gerçek bir bağı kalmamış. Kimsenin, bir başkası için içten bir damla gözyaşı dökecek hâli yok. Sanki herkes, bir cenazeye bile anı yaşamak için değil, bir selfie çekip geçmek için gidiyor.
En acısı ise bu çürümüşlüğü normalleştirmiş olmamız. Artık kimse dönüp de “Ne ara bu kadar kötü olduk?” diye sormuyor. Hatta bu yozlaşmayı, bu bencilce “kurtlar sofrasını” zekâ ve başarı göstergesi sananlar bile var. Oysa herkes birbirini kullanırken, aslında kendi insanlığından da biraz daha eksiliyor. Farkında olmadan, birbirimizi harcarken kendimizden de bir parçayı bozuk para gibi harcıyoruz.
Günün sonunda herkes yatağına girdiğinde geriye; sahte kahkahaların, çıkar üzerine kurulu ilişkilerin ve “bağlantı kuruyormuş” gibi yapmanın yorgunluğu kalıyor. Ve o sessizlikte insan, ister istemez kendine şu soruyu soruyor:
Birbirimizin hayatından bu kadar kolay vazgeçebiliyorsak, acaba hiçbir zaman gerçekten birbirimizin hayatına girebilmiş miydik?