Lokal yaşamın kendine has bir ritmi, sıcaklığı vardır; ancak bu sıcaklık bazen kontrolsüz bir ateşe dönüşüp toplumsal dokuyu yakabiliyor. Bugün, göçün gölgesinde kalan, istihdam ve altyapı sorunlarıyla boğuşan küçük yerleşim yerlerimizde, maalesef üretimden çok "tüketim" konuşuluyor. Ama tüketilen şey sadece kaynaklar değil; komşunun itibarı, akrabanın başarısı ve yarınlarımızın teminatı olan toplumsal güvendir.
Bir iletişimci gözüyle sahayı incelediğimizde karşımıza çıkan tablo oldukça düşündürücü: Okumak, araştırmak ya da bir bilginin doğruluğunu teyit etmek yerine; sosyal medyanın ve kahve köşelerinin "hızlı ve kirli" bilgisine sığınan bir kitle var. İşte bu noktada karşımıza o karanlık zehir çıkıyor: Menfaat İçin Kötüleme Sanatı.
Birini sırf kendi basamağını yükseltmek için aşağı çekmek, atılan bir iftira ya da yanlış algının peşine sorgusuzca takılmak ya da komşunun sahip olduğu bir başarıyı tebrik etmek yerine onunla amansız bir "haset yarışına" girmek... Uzun yıllardır süregelen bu kronik hastalık, sadece bireyleri değil, bu topraklarda büyüyen çocukların zihnini de zehirliyor. Başkasının eksiğinden beslenen bir toplum, kendi artısını yaratamaz.
KALIPLARI KIRMAK BİR TERCİH DEĞİL!
Sosyolojik bir hakikattir ki; aidiyet duygusunun yerini rekabet-i amansız, hamiyet duygusunun yerini menfaat-i şahsiye aldığında, o toplumda bir 'istikbal' inşa edilemez. Gençlerimizi bu fasit daireden kurtarmak mecburiyetindeyiz. Ziraat ve hayvancılıktan tutun, spor ve eğitime kadar her sahada 'el-alem ne der?' yahut 'tefahür' (övünme/gösteriş) yarışı gibi kalıpları kırmak bir tercih değil, elzem bir zorunluluktur.
KENDİ YOLUMUZU BÖYLE AYDINLATAMAYIZ!
Toplumsal baskının dar koridorlarından çıkıp, var olanı daha iyiye taşıma çabasına girdiğimiz gün; iftiralar yerini iş birliğine, kötüleme sanatı ise yerini takdir etme kültürüne bırakacaktır. Unutmayalım ki; başkasının ışığını söndürerek kendi yolumuzu aydınlatamayız. Bizim ihtiyacımız olan şey, birbirimizin ayağına çelme takmak değil, aynı toprağın üzerinde omuz omuza yükselmektir. Bu bağlamda, bilhassa gelişim gösteremeyen yerleşim yerlerinin makus talihini yenmesi, ekonomik ve sosyal sahada hak ettiği ivmeyi yakalaması ancak ve ancak bir 'kenetlenme ruhu' ile mümkündür. Kalkınma yerelden başlar; yereldeki kalkınma ise ancak fertlerin birbirine duyduğu itimatla kök salar. Şehrin ileri gitmesi, kurumların ve kişilerin tekil başarısından ziyade, bu kolektif şuurun elzem bir neticesi olacaktır. Gün, ferdi hesapları bir kenara bırakıp, ortak istikbalimiz için omuz omuza verme günüdür.